#birfincankahve

Enerjik, çalışkan ve kendi ifadesiyle aceleci bir iş kadını Arzu Ünal. Uzun uzun düşünmek yerine, hemen aksiyona geçenlerden. Güne enerjik başlayan, kendisini çevreleyen insanların da enerjisinin yüksek olmasını önemseyen biri. Pozitifin pozitifle, negatifin negatifle büyüdüğünü vurguluyor. Yazdığı bir e-postada sonuç olumsuz olsa da içeriğinde olumlu ifadeler kullanmayı önemli buluyor. Her kelimenin duygusu olduğunu bizlere hatırlatıyor.
Kahve ile kesiştirdiğimiz sohbetimizde enerjiyi yüksek tutmanın, alışverişimizdeki kasiyerden işyerindeki ekip arkadaşlarımıza, yaşamı paylaştığımız her bireye özen göstermenin önemini hatırlattı bizlere.

Enerjiyi yüksek tutmayı nasıl sürdürebiliyorsunuz?

25 yaşındaki çok tatlı bir bayan ile ortak dostumuz vasıtasıyla tanıştım. Koç Üniversitesi’nde çalışıyor, çok yetenekli, genç; sohbet eder, akıl verirsin ona dediler. Birkaç saatlik sohbet sonrasında kimyamız harika uydu. Ben ona akıl vereyim diye gittiğim gün, o bana bir şey öğretti. Dedi ki, ‘‘Arzu Abla, ben hayattaki konuları üçe ayırıyorum: My Business (Benim İşim), His/Her Business (Onun İşi) ve God’s Business (Tanrı’nın İşi). Tanrı’nın işi kontrolümün çok uzağında, hiçbir şey yapamam. Deprem, afet, kardan kapanmış yollar gibi. Eskiden kardeşimin bir konusu olur, ona akıl verirdim. Şimdi anladım ki, bu da onun konusu. Müdahil olmamam lazım. Üç sepete ayırınca, sadece kendi konularıma odaklanarak, enerjimi oraya yönlendiriyorum.’’
Böylece, hayatta neyin sizi ne kadar etkileyeceğini yönetebiliyorsunuz. Sağ olsun, Naz bana bunu anlattığından beri ben de önümdeki tüm konuları üçe ayırıyorum.

İrade midir bu?

Farkındalık aslında. Elden ne gelir, ne gelmez farkına varmak, enerjini doğru kullanmak, savurgan olmamak.

Psikoloji eğitimi, pazarlama deneyimi ve sonrasında reklamcılık. Farklı disiplinlerin kesişimi ile tüketicinin duygusunu keşfetmek kolaylaşıyordur elbette. Merak ederiz, sizin beslendiğiniz başka, içsel bir şey var mı?

Güzel soru ama tavuk yumurta ilişkisi bunun yanıtı. Moda’da otururduk. Kadıköy’den Karaköy’e geçtiğimiz bir vapur seyahatinde, babam anlattı,“Kucağımızda bebektin. Tatlıydın, insanlar seninle ilgilenirdi. Seninle ilgilenmeyene bakar, onun gazetesinin altından girer, o seninle ilgilenene kadar şansını denerdin” diye… İnsanları daha bebekken merak etmeye başlamışım. Sonra lisedeyken mesela, otobüste giderken karşımda oturan kişinin ve ailesinin yaşamı nasıl olabilir, merak ederdim. Sonra turist rehberliği yaptığım dönemlerde otobüsle Anadolu’yu geziyoruz. Farklı kültürlerden gelen, yaşadıklarınızın farklı olduğu insanlarla bir aradasınız. Sabahtan akşama dek berabersiniz. İlk turum Anzaklardı, sonrasında çoğunlukla Amerikalıları gezdirdim. 16 gün Anadolu’da beraberiz. Onları dinlemek, sohbet etmek farklı içgörüler alarak zenginleştirdi beni. Psikoloji okumam tesadüf değildir belki de. Anlamak, anlamlandırmak benim için hep önemli oldu. Kimi insan doğada kendini iyi hisseder. Ben mümkünse Mahmutpaşa’dan Eminönü’ne ineyim, vapura binip geleyim evime. İnsan olsun çevremde. Yaşamımdaki her şey birbirini etkilemiş olabilir. Enerji çekmiştir belki de. Bir ev kadınının çamaşırları asarken yaşadığı his nedir, anlamak isterim. Victor Hugo okurken insan tasvirleri beni çok etkilerdi, saatlerce okur, başka bir dünyanın içinde kendimi kaybederdim; hep insan doğasını meraktan, anlama çabasından…

Sosyal medya araştırması sonrası sizi, ofisinizi ve yaptıklarınızı değerlendirerek şunu söyleyebiliriz: Mütevazısınız.

Kişisel pazarlamaya inanırım. Ama şuna da inanıyorum: Gerçekten karıncayız. Yürürken ezdiğiniz karıncalar gibi. Çokluk ve hiçlik duygusu arasında insanın hep gidip gelmesi gerekiyor. İnsanın yaptıkları ile kendini iyi dengelemesi lazım. Ego, güç, başardıklarınla kendini tanımlamak kolay ve yanılsamaya çok açık.

Sektör, yıllar içinde nasıl değişti?

İlk başladığım yıllarda ajansta pazarlama bilen çok kişi yoktu. Müşteri bir reklam ihtiyacı tanımlar, ajanstaki bir grup yaratıcı, hayata farklı gözle bakan ekibe bu ihtiyaç aktarılır. Onlar da bir çözüm getirirdi. Bugünlere kıyasla daha sığ bir döngüydü. Üç tane şampuan markası bilirdik, bir kötü versiyonu saçınızı sabun ile yıkamaktı. Şimdi işimiz çok daha karmaşık. Şu anda raflara baktığınızda 50-60 marka arasından seçim yapıyorsunuz. Süpermarket yoktu, Migros’un kamyonu vardı, geldiğinde zevkten dört köşe olurduk. Büyük marketlere gitmek olaydı, şimdi her köşe başında bir tane var. Bakkalları kaybediyoruz. Bu değişim ile birlikte çok daha karmaşık bir ortamda pazarlama yapılıyor.
Tüketicinin artık alternatifi çok. Tüketiciye ambalajlı bir ürün verdiniz ve vaadinizi yerine getirdiniz, yeterli olmuyor artık. Daha bilimsel ve karmaşık bir iş yapmaya başladık. Eskiden bir grup insanın farklı bakış açısı ile şekillenen bu meslek, şimdi araştırma, araştırmanın sonsuz zenginliği, tüketicinin ihtiyaç olarak tanımladığı ile duygusal ihtiyacı arasındaki tansiyona çözüm getirmek, hayatta fonksiyonel faydanın ötesinde bir alanı sahiplenmek demek. Yaptığınız işin sonuçlarını ölçümlemek gibi sistematiği olan, katma değeri ölçülebilir bir süreç var ortada. Bilinirlik yerine, yarattığımız katma değeri ölçebiliyoruz, dosyalayabiliyoruz, örnek incelemesini yazıp yarışmaya gönderebiliyoruz. Akademisyenlerin de dahil olduğu bir grup bunları değerlendiriyor. Başladığım zamana kıyasla, çok daha katma değeri yüksek, çok daha bilimsel ve hesap verilebilir bir iş yapıyorum. O dalganın içinde olmak da bana keyif veriyor.
Yaratıcılığın bir gruba ait bir iş olmadığını da gördük. Yaratıcılık, stratejik planlamadan müşteri ilişkilerine, herkesi ilgilendiriyor. Aramızdaki teknoloji ve yazılımdan sorumlu arkadaşlarla artık deneyimi dijitalleştirmek ve cep telefonlarına ve tabletlere indirebilmek mümkün… Eskiden senede 2 kampanya yapmak harikaydı. Şimdi ayda 5 kampanya yaparken ve dijitaldeki yansıması, sosyal medya yansıması derken, kesintisiz bir  süreçte hep uyanık ve hazır olmanız gerekiyor. 20 küsur yıldan sonra bu artan tempo yoruyor. Bunu itiraf etmeliyim. Sizinle randevulaşmanın uzun sürmesi dahi buna bir örnek. 15-20 dakika aralıklarla iş yaptığımız bir hayatı yaşıyoruz.
Yeni bir şey öğrenmek beni çok heyecanlandırıyor. Her akşam yatarken bir TED dinlemek çok hoşuma gidiyor. Biyolojiyi de anlamak istiyorum. Bugünkü aklımla nörobilim okurdum. Beynin çok azı keşfedilmiş durumda. Beynin nasıl öğrendiği, sizin nasıl mesaj verdiğiniz, eğitimden yayıncılığa, reklamdan televizyona keşfedilecek daha çok şey olduğunu bize söylüyor. Geçmiş zaman gibi konuşmayayım, belki de okurum. Keşfedilecek çok şey var insan ve insan ile iletişim konusunda.

Ödüller size ne ifade ediyor?

Bir emek harcıyorsunuz, bu emek ölçülebilir sonuçlar doğuruyor. Bu, siz ve müşteriniz arasında kalan ekosistemde biliniyor. Bu ekosistemin bir halka genişlemesini sağlamak adına, sizin sektörle paylaşıp sektörün fikir önderlerinden onayı aldığınız olan ödül. Yaptığınız iş bir vaka analizi olarakReklam Etkinliği Yarışması, EFFIE’ye girdiğinde, ödül aldığında sektöre mal olmuş bir çalışma oluyor. Onu Cannes’a gönderdiğinizde dünyadaki 40.000 işin içinde yarışan ve ayrışan bir değer oluveriyor. Ödüller, sizin müşterinizle yarattığınız başarının sektör, Avrupa kıtası veya dünya üzerinde de bilinmesini ve takdir edilmesini sağlıyor. Bu yüzden, ödül kıymetli. Salt ödül almak için gerçek olmayan müşteriye gerçek olmayan iş yapmak, bunun tam tersine bir model. Gerçek bir deneyimi karşılamıyor, o yüzden bu iki taraf ayrı algılanmalı. Sevgili ekip arkadaşlarım, bu sene gerçek işlerle dünya çapında ödüller kazanarak bana harika deneyimler yaşattılar.

Kahvenin günlük yaşamınızdaki etkisi nedir?

Türk kahvesi benim için tatlı, keyifli sohbetlerin, gönül kapılarının açılmasının zemini. Ben kahveyi keyif ile eşleştiririm. Boğaziçi’nde ders 11’deyse, muhakkak annem ile sabah kahvesi içip okula gider, güne keyifle başlardım. Kahveyi koy, yanına buz gibi suyunu ve bir de güzel dostunu al. Daha ne istersin? Tatlı bir sohbet, hayattan güzel bir kesitin paylaşılması benim için kahve içmek. Moda’daki eski evimizde bir fotoğrafım var. Camın önünde bir fiskos köşesi, hasırlı iki koltuk… Hayat dışarıda akıp gidiyor. Siz akıp gidenin içinde kendinize bir parantez açmışsınız, o parantezi keyifle taçlandırıyorsunuz. Eğer ben cumartesi sabahı tek başıma kahve içeceksem, sevdiğimi ararım. Onunla açarım o parantezi. Ofiste de sabah kahvesi, filtre kahve içeyim ve aynı zamanda e-postaları okuyayım değildir. Ben sabah kahvemi içerken, çok sevdiğim asistanım Neslihan gelir, bana günü anlatır, birlikte sohbet ederiz.
Kahve beni sarar, sarmalar, beni rahatlatır ve keyifli bir gün başlıyor der. Yemeği bastırsın diye içmem kahveyi. O kahveye ayıp. Çay bastırır, ama kahve sohbettir, keyiftir. Sohbetin olmadığı bir kahve de hatırlamam. Türk kahvesi haricinde başka kahve de tüketmem. Global kahve zincirlerinden hiç haz almıyorum. Kahvenin su gibi bir ihtiyaç giderme içeceği olarak görülmesinin kahveye haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bu kadar sevince de ister istemez kallavi fincanlarda içiyorum kahveyi. Bir de kahvenin hangi cihazda piştiğini ayırt edebiliyorum; Telve’deki kahve farklı. Kahveyi sade içerim, yanında başka tat sevmiyorum. Canım çok tatlı çekerse de sadece bir parça bitter çikolata alıyorum yanına. Akşam yorgunken kahve keyfini alamadığım için akşam yerine öğleden sonra bir kahve daha içiyorum.

Kültürümüzün parçası, iletişimin olmazsa olmazı kahve benim için…

Bir cevap yazın