#birfincankahve Ufuk Tarhan

Kendi geleceğini tasarlamış bir fütürist, iş antrenörü; Ufuk Tarhan. Hiyerarşik düzende övmek veya yermek yerine birbirimize iyi yaptıklarımızla veya hatalarımızla eşlik etmeliyiz, diyor. Eşitlik ve saygının ön plana çıkması için ise bakış açılarımıza format atmanın vaktinin geldiğini vurguluyor.

“İstersek Gelecek Güzel Gelecek!” diyen Ufuk Tarhan ile #birfincankahve sohbetimiz bitsin istemedik, röportajımız sizlerle…


Kahve ile aranız nasıl?

Kahveye pek düşkün sayılmam, çünkü evde iki kız kardeştik ve gelenimiz, gidenimiz çoktu. Sanıyorum bu mesafeli duruşa, sürekli “hadi kızlar bize bir kahve yapın da içelim” denmesi neden oldu. Son bir senedir aramız daha iyi. Artık çok güzel içiyorum, hatta seviyorum 🙂

Sevdiğiniz bir aroma var mıdır?

Türk kahvesi. Şekerli.

İş yaşamınızda bir kolaylaştırıcı olabiliyor mu? Bazılarımız için motivasyon kaynağı, olmazsa olmaz… Sizin için kahve…

Arkadaşlarla sohbet sırasında içmeyi sevdiğim bir şey. Bir de yemeklerden sonra ya da bir yerden acele acele geldim oturdum, bir nefes alayım dediğim zamanlarda rahatlatıcı, soluk aldırıcı. Kahve benim için dinlenme, keyif alma anlarının arkadaşı.


İnternet ortamında yazılarla, videolarla sizi tanımaya çalışmak mümkün. Web siteniz de dopdolu. Bilgiye doyamıyoruz, sürekli takip etmek gerekiyor siteyi. Benim ilgimi çeken ve biraz da bana söylendiğini düşündüğüm bir cümle; ´´Gençlere tavsiyem yok! Büyüklerden bir ricam var; gençleri rahat bırakın!´´ Bize çok güveniyorsunuz…

Çok. Niye güvenmeyelim? Gençlere de güveniyoruz, büyüklere de. İnsanların birbirine güvenmesi lazım. Bütün yapabildiklerimiz ve yapamadıklarımızın hepsi bizim eserimiz. Onun için bunlara normal, akışkan, doğal bakmayı becerebilmemiz lazım. Tabii gençlere daha ayrıcalıklı ve kayırıcı bakmak gerekiyor, çünkü henüz büyükler kadar deneyim yaşamadılar, öğrenmediler. Henüz çok kırılgan ve naifler. Onun için gençleri rahat bırakalım lütfen ki onlar da kendi kendilerini keşfedebilme, öğrenebilme ve büyüyebilme haklarını kullanabilsinler. Kendilerini yaşayabilsinler…

Onay almayı çok seviyoruz bizler… Yaptığımız acaba takdir görecek mi sorusunu soruyoruz çokça…

Son zamanlarda eğitmenler, psikologlar, pedagoglar, sosyologlar, toplum bilimciler bu konularda farklı mesajlar veriyorlar. Yaptıklarımızı anlamlandırmaya çalışıyorlar ve diyorlar ki “övgü, takdir, aferin gibi yaklaşımlar aslında hiyerarşik bir ilişkiyi yansıtıyor”. Bu yüzden gençleri, çocukları veya birbirimizi takdir etmek bir anlamda “üstten” bakmak anlamına geliyor. Birinin, diğerini onurlandırması aslında üstü kapalı biçimde “ben senden üstünüm ve seni değerlendiriyorum, takdir ediyorum” demek oluyor ki bu durum özünde hiyerarşik bir ilişkiyi yansıtıyor. Onun yerine birbirimizi hatalarımızla, iyi yaptığımız şeylerle veya daha iyi ya da kötü yaptığımız şeylerle algılayıp eşlik etmeli, yardımcı olmaya çalışmalıyız. İşte bu çok farklı bir yaklaşım, bakış açısı… O yüzden hepimiz değer yargılarımızı, düşünce sistemimizi formatlamalıyız. Abanmak, karışmak yerine; birbirimizin hayatına eşlik ettiğimizi, birbirimizin deneyimlerine katıldığımızı görmeliyiz. Aynılık değil ama eşitlik ve saygı meselesini ön plana çıkarmamız, önceliklendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kısacası; takdir, övmek, yermek vb. gibi tutumlar aslında arızalarımız. Düzeltebileceğimize  inanıyorum…

Hakkınızda izlediğim, okuduğum yazılardan özetle sizi şu şekilde tanımlayabilirim; kuşaklar ve teknoloji ile ilişki konusunda ara bulucusunuz.

Evet, gerçekten de öyle bir misyon edinmeye çabalıyorum. Çok iyi yaklaşmışsınız bu hassas noktayıJ Aslında tüm yapmak istediğim; herkesin teknoloji ile barışmasını ve teknolojiyi sevmesini, iyi şeyler için kullanmaya odaklanmasını teşvik etmek. Bunun için rol model olmaya gayret etmek. Özellikle de kadınlarda bunu yapmaya daha çok çalışıyorum. Çünkü teknolojiye daha uzak, soğuk, mesafeli duran hatta teknolojiden korkan, kötülüklere yol açtığını daha çok düşünenler; hemcinslerim, kadınlar… Oysa her değişimin temelinde, özünde mutlaka teknolojik bir dönüştürücü de var. Eğer sağlıklı bir toplumun, yaşamın ayrılmaz parçası olan kadınlar, bu kadar belirleyici bir unsurda oyun dışı kalırlarsa, doğal olarak gelişen, dönüşen şeyler hepimizin yararına olmuyor. Dünyanın daha iyi bir yer olması için kadınların teknolojiye de hâkim olması lazım. Kadınlar, anneler teknolojiyle aralarını düzelttiğinde, yetkinlik seviyeleri yükselecek, doğal olarak bu gelişme gençlere de yansıyacak. Derler ya “bir erkeği eğitirseniz tek bir insanı eğitmiş olursunuz. Bir kadını eğitirseniz, bütün bir aileyi, toplumu eğitirmiş olur, dünyayı değiştirirsiniz” Sonuç olarak kadınların teknolojiyi benimsemesini, kullanmasını, teknolojik alanlarda, STEM denilen (Sicence/Bilim, Technology/Teknoloji, Engineering/Mühendislik, Math/Matematik) diye özetlenen disiplinlerde en az erkekler kadar önde ve başarılı olmasını çok ama çok önemsiyorum, daha da ötesini söyleyeyim gelecek için “hayati” derecede kritik görüyorum.


İş tasarımcısı olarak iş hayatında da cinsiyet eşitliğine emek veriyorsunuz…

Hem de çok… Sadece iş hayatında değil, tüm katmanlarda ve alanlarda öncelikle cinsiyet eşitliği olmak üzere, tüm farklılıkların uyumlanmasını müthiş önemsiyorum. İş hayatı, yaşamın parçalarından, süreçlerinden sadece bir tanesi. Temelde bu konudaki dengeleri her alanda, her durumda uygun ve sağlıklı yapılandırabilirsek, aslında eşitlik, ahenkli yaşam her boyuta yansıyacak. İş hayatına da özel yaşama da olumlu etkiler yapacak. İyi insanlar olmak, birbirimizle akışkan ve senkronize yaşayabilmemiz için kadın erkek diye ayrımlar yapmak, özünde bozgunculuk ve doğal olmayan, tabiatın düzenine aykırı bir yaklaşım.  Düşünün artık Internet of Things (IoT) / Nesnelerin İnterneti ile “şeyler” de akıllanıyor, insanların, hayatın arasına karışıyor. Bu demektir ki bundan sonra insanların ötesinde, “şeylere” de saygı göstermemiz gerekecek. İnsanı tekmelemek ayıp ve zararlı ise bize hizmet eden bir robotu tekmelemek de ayıp ve zararlı olacak. Robot kardeşlere, akıllı şeylere de saygılı, düzgün davranmamız gerekecek. Ya da evli veya birlikte yaşayan iki erkeğe,  kadına da aynı yaklaşımı sergileyeceğiz. Tercihleri, duruşları, dinleri, ırkları vb. farklı olan bireyleri kadın, erkek, beyaz, sarı, siyah gibi ayrıştırmanın bundan sonra hiçbir manasının olmadığını anlatmaya, anlamaya gayret ediyorum. Sonuçta hepimiz; tüm canlılar ve cansızlar aslında farklıyız ama eşitiz. Bunu böyle görmek zorundayız. Dünyanın, evrenin özünde hiyerarşik bir yapı olmadığına, astları, üstleri, zengini, fakiri, güzeli, çirkini bizim tanımladığımıza inanıyorum.


Olmayan bir yol açmak, ülkenin gerçeklerini de görüp biz buralara gideceğiz diyebilmek için çok emek vermişsinizdir. Yorgunluğu da çok olmuştur. Zorluklardan ortaya çıkan meyvesini merak ediyoruz… Bize bir özet aktarabilirsiniz belki…

10 yıl. 13 yıl hatta. Kendime çok net şekilde fütüristim dediğim yıl 2003’tür. 2003-2006 yıları arasında önce kendimi tasarladım yeni baştan. Sabah 03:00’te kalkıp 07:00’ye kadar hibritleşme dönemimde kendi geleceğimi tasarladım. Sonra da kolları sıvadım, yola koyuldum. Şöyle bir şey var; zorluk diye bir algım yok benim. Önümdeki engelleri, etapları ilerlemek için doğal, aşmam gereken adımlar olarak algılıyorum. Sadece bazılarına daha fazla güç sarf ediyorsunuz, bazılarına daha az. Zorluk böyle bir şey benim için. Önüme çıkanlar bünyemde mutsuzluk, çaresizlik, yılgınlık vb. gibi duygular yaratmıyor. Ya da kolaylıklar ayaklarımı yerden kesmiyor, çünkü hemen ardından başka bir zorlaştırıcının geleceğini biliyorum. Yaptıklarımı o kadar severek, o kadar farkında olarak yapıyorum ki attığım her adımdan, her şeyden çok mutluluk duyuyorum. İniş ve çıkışları anormal görmüyorum. Aslında stabil bir huzur, denge durumu demek daha doğru belki… Tabi ki özellikle ilk başlarda çok üzüldüğüm, ağladığım, gücümün kesildiğini hissettiğim anlar oldu, Çünkü yeni bir düşünce tarzı, bir bakış açısı ortaya çıkarıyorsunuz. İnsanlar, saçmaladığınızı veya ayaklarınızın yere basmadığını düşünüyor. “Ne işe yarayacak ki bu?” gibi ya da hayal dünyasında yaşadığınızı vurgulayan, küçümseyici, inanmayan, dalga geçen yaklaşımlara muhatap oluyorsunuz. Konuyu somutlaştıramadıkları için size farklı davrandıkları bir sürü süreç geçiriyorsunuz. İşte bu zamanlarda yaşadıklarımı kafamı takıp, yürüyüş hızımı azaltacak bir tip olmadığım için olan biten zorluk gibi gelmiyor bana. Ne olacaktı ki zaten?  ‘Aa hoşgeldin, biz de bir fütürist bekliyorduk!’ mu diyeceklerdi?.. Kendi içimde konuşmalar yapıp, soru-cevap seansları ile bünyemi dengeye getirmeyi iyi bilirim. Düşünce, üstümü başımı silkeleyip, hemen ayağa kalkmayı becerebilirim. Hacıyatmaz misali hızlıca toparlanırım. İşte bu şekilde ilerleye ilerleye buralara ulaştım. Yola çıkmamdan on yıl sonra  M-GEN diye iki kolda iş yapan bir şirkete, müthiş deneyimlere, dostlara, sahibim. M-GEN İş antrenörlüğü, fütürist danışmanlık, gelecek planlama, strateji avatarlığı ve dijital ajans olmak üzere iki farklı dalda çalışan başarılı, tanınan bir şirket artık.
2005’te Fütüristler derneğini kurduğumuzda etkinliklere katılımcılar çok az olurdu. Şimdi ne yapsak salonlar dolup taşıyor. Genç Fütüristler ve elçiler gibi farklı, yeni oluşumlar var. Binlerce insan fütüristim diyebiliyor. 1 Mart’ları Gelecek Günü ilan ettik. Gelecek dersleri açmak istiyoruz. Bir tanesini ODTÜ’de vermeye başladık bile. Herkes fütürist aktivitelere sempati ile yaklaşıyor ve katılmak istiyor artık. Yavaş yavaş acele ediyoruz. Gelecekçilik dalga dalga yayılıyor ve bunları görmek beni müthiş mutlu ediyor, haz duyuyorum. Ben da halen dernekte aktif görev yapıyorum. Önceki başkanlardan oluşan yüksek danışma kurulu üyesiyim.

“Bir şeyin her şeyini, her şeyin de bir şeyini bilen ve her aşamada teknoloji ile bütünleşebilen” sizin tanımızla T´leşen insanlar çoğalıyor mu?

Çoğalıyor. Yazmakta olduğum bir kitabım var, o kitap ile çok daha hızlı çoğalacağına inanıyorum.

İş ortamlarının fiziksel koşullarının ´ev konforu, kafe ortamları, paylaşım alanları…vb.´ değişkenliği ile iş yapış biçimlerimiz arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğinizde… Söyleyebileceğiniz bir şeyler var mı?

İş ortamları, iş yapış biçimleri çok değişiyor, dönüşüyor ve bu devam edecek. Özellikle beş, on yıl içinde bugünkü bakış açısı ile pek çok insana anormal gelebilecek şeyler yaşayacağız. Tamamen yerden, zamandan bağımsız hale geleceğiz. ‘Geleceğin ofisleri’, ‘geleceğin iş yerleri’, ‘geleceğin meslekleri’ dediğimizde bambaşka yapılar gelecek gözümüzün önüne. Bu arada “gelecekte en çok kazandıracak, popüler olacak meslekler?” sorusuna alerjim var. Çünkü meslek, dallar, branşlar tümüyle değişecek. Keskin ayrımlar kalmayacak. Binlerce yeni alan, dal, uzmanlık alanı gelişecek. Alışageldiğimiz “net ayırma, sınıflandırma” çabaları aslında daha çok yönetimsel nedenlerle yapılan idari kategorilerdi, Gelecekte gelişecek işler, konular ise bugünkü gibi organize edilemeyecek kadar çok ve çeşitli hem de birbirleriyle ilintili olacaklar. Dolayısıyla bugünkü meslekler ya yok olacak ya da başka şekilde, isimde vb. yapılacak. Örneğin bugün sabah İstanbul’dayım ve ODTÜ’deki Future Studies / Gelecek Çalışmaları dersinin öğrencileri Ankara’da idi. Skype ile karşılıklı görüşerek, gülüşerek dersi tamamladık. Şu anda bile dersimi dünyanın herhangi bir köşesinden, bir başka köşesine verebiliyorum. Online olduktan (bağlandıktan) sonra nerede, ne zaman olduğunuz, fiziksel zorunluluklar önemini yitiriyor. Kısacası iş yerimiz “beynimiz” oluyor. En önemli iş aletimiz de “becerilerimiz” oluyor. Gelecekte bunun dışında başka bir sınırlama olmasına imkân yok. Yenilikleri becerikli bir şekilde üretmeyi ve kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bir arada olmak artık bir mecburiyet değil. Bir iş yapmak, bir işe yaramak için herhangi bir bağlayıcı koşula ya da mazerete ihtiyacımız yok.

Aslında özgür iradeye bırakıyorsunuz…

Tabi. Zaten insanları zorlayan da bu oluyor. Bu kadar bunalıma girilmesinin sebebi, gelecekten korkunun sebebi bence kısıtlılık, kıtlık değil, “özgürlük, bolluk ve sorumluluk almak”. Kanaatimce, kendi yaşamını şekillendirmek, kendini farklılaştırmak ve sürekli değiştirmek insanlara zor geldiği için huysuzlanıyor, kaygılanıyor insanların çoğu. Çünkü dönüşüm için hayatı, her şeyi, yaptığını çok sevmek, adanmak gerekiyor. Oysa şimdiki düzen, alışılan model çok rahat! ‘‘Kurallar şunlar. Bunlara uyarsan iyi ve başarılısın, uymazsan başarısız insansın, o zaman kurallara, düzene uy ki iyi ol’’ gibi daima belirlenmiş bir ödev ve role bürünmenin uyuşturucu kolaylığı sinmiş kalabalıkların üstüne. Hala “bir işe gireyim, aydan aya maaşımı alayım, az olsun ama düzenim olsun, boğuşmayayım veya uğraşmamayım” arayışı hâkim. Oysa öyle bir şey yok artık. Mümkün değil! Becerikli olup oyunda kalmak isteyen o becerisiyle dönüşüm yolunda aktif rol, sorumluluk almak zorunda. Çünkü eski tip yaklaşımlar, düzenekler sürdürülebilir değil. Bunlar aşılacak. Aşmak zorunda kalacağız. Dijital ok yaydan çıktı bir kere! Öncelikle 5-10 yıl içinde bugünkü iş dallarında kitlesel işsizlikler olacak, ama yepyeni bir sürü iş doğacak. Herkes neyi becerebiliyorsa, o konuda hizmet verebilecek, satabilecek. Bordro ile değil, kontratlarla para kazanmayı planlamak gerekecek. Herkes kendi hayatını, zamanını, kaynaklarını kurgulayacak, yeniden yapılandıracak.

Alex Garland´ın yazıp yönettiği Ex Machina filmini izlemişsinizdir, açıkçası beni de biraz endişelendiriyor, bizi hakimiyetleri altına alacak mı bu robotlar?

Her türlü teknolojik araç kötü şeyler için de kullanılabilir. Eğer o akılla, o amaçla programlanmışsa, evet böyle bir şey olabilir, neden olmasın? Bugün nanoteknolojinin, genetiğin bir sürü icadı var. Bunlar yürümeyen insanı yürütüyor, görmeyeni gördürüyor, uzuvları tamamlatıyor. Harika! Ancak aynı güç ve bilgi tam tersine yok etmek veya kitlesel ölümler için de kullanılabiliyor. Bunların hepsi mümkün. Her buluşun kötü ve iyi kullanım alan ve amaçları olabilir. Tabi iyi ve kötü de soyut ve yoruma/duruma açık tanımlamalar ve duruma göre değişen şeyler ama, çoğunluğun anladığı manada kullandığımızı belirtelim. Kısacası gelişmelerin iyi sonuçları olmasını istiyorsak, kötü şeylerin olmaması için çalışmamız lazım. Buna göre regülasyonlar geliştirmemiz, eğitimler hazırlamamız gerekiyor. İnsan çok karmaşık bir yaratık. Aynı zamanda da neye göre şartlanırsa ona göre ilerleyebilen yalın bir yapı. Köklü değişiklik ve uyumlanmalar nesiller alıyor. Her ne kadar yakın gelecekte genetik yüklemeler bu süreci kısaltacak olsa da o zamanlara kadar bizlerin ne yapmak istediğimizi bilmemiz gerekiyor. Nasıl bir dünya istediğimize hep beraber karar vermeliyiz. Daha iyi bir gelecekten, daha iyi bir dünyadan ne anladığımızı Mümkün olduğunca netleştirip, hepimiz onun için çalışıncaya kadar zannediyorum rahat yok, dünyaya… Yapacak çok iş var… Tüm kalbimle inanıyorum eğer istersek “Gelecek Güzel Gelecek!”…

Bir cevap yazın