#birfincankahve Tan Oral

#birfincankahve sohbeti: Tan Oral

Röportajının her dakikasında, Tan Bey’in kurduğu her cümle bizi düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirdi. Kediler onun vazgeçilmezi, esin kaynağı…

Tasarımcılar ve tasarım severler için Tan Oral ilk ne paylaşmak ister?

Takı ve mücevher benim gözümde bir değer taşımanın ötesinde insanlar için vazgeçilmez vurgulama aracı. Bir şeyi hayatı, insanları, eşyayı algılamak için bu tür şeylerin çok büyük yararı olduğunu biliyorum. Dikkatleri üstüne topluyor. Böyle olunca, tasarımcı için sonsuz öğe var. Bunlardan vazgeçilmez bir tanesi ise galiba kediler. Benim gözümde insan hayatında çok özel bir yeri var. Tasarımcının kediye yönelmesine sebep, kedilerin bu cinliği. Bilindiği gibi kedi aslında doğanın yaban hayvanlarından bir tanesi iken günün birinde aklını kullanıp insanoğlunun işine yarayacağı kararını alarak insana yaklaşmıştır. Şehirleri kullanıp evlerine girerek insan dostu olmayı başarmış bir hayvan.

İnsanlar da ister tasarımcı olsun, ister tasarım ürünlerini satın alan olsun; kedilere karşı ilgisiz kalmaları mümkün değil. Kedilerin çıkardıkları ses insanoğlunun ilgisiz kalamayacağı kendi yavrusunun sesine benziyor. Kedi, evrim içinde bunu başarmış. Kedi bunu anladığı için de tüm ricalarını bu şekilde yapıyor. İnsanlar da bu ricalarını hemen hemen hiç reddetmiyor. Ayrıca, doğada gezerken bugünkü iri kedigillerin de olduğu gibi kamuflaj renkleri ile dolaşıyorlar. Tabiata uygun gizlenmeyi kolaylaştıran renklerde. Ancak insanların evlerini kullanmaya başladıklarından bu yana, kısa sürede kılık değiştiriyorlar; rengarenk, göze hoş gelen, insanların sıkılmayacakları çeşitlilik içinde arkadaşlık yapmaya başlıyorlar. Bu son söylediğim, tasarımcı için bulunmaz bir nimettir. Hem teslim olduğu bir dost, hem de öyle şeyler sunuyor ki size… Biçim ve renk değiştiriyor; kendi karakterlerini ve biçimsel nefasetlerini kaybetmeden çeşitlenebilen yaratıklar. Bunları söyleyebilirim.

Kahve ile yolculuğunuzu merak ediyoruz…

Kahve Türkiye’de varken ben çocuktum. Kahveye küçüklerin ne merakı vardı ne de onlara sorulurdu. Kahve içecek yaşa geldiğimde Türkiye’de kahve kalmadı. Kahve bitti. Nohutları kavurarak, kahve gibi bir şey yapıp içiyorduk. Çarşıda, piyasada yoktu. Fakat öte yandan her ev tıka basa kahve doluydu. Çünkü dışarıdan gelen tüm dostlar, durumu bildikleri için, hediye olarak kahve getirirdi. Dolaba konurdu ve sonra biri daha getirirdi, yine dolapta yerini alırdı. Başbakan Özal zamanında, serbest piyasa gereği Türkiye’ye çeşitli kahveler geldi. Filmlerden neskafeleri, kupaları görüp heves ediyorduk. Vitrinler peynir ve kahve çeşitleri ile doldu. Merakımız ile birlikte kahve içmeye başladık.

Hangi kahveleri içiyordunuz?

Türk kahvesi ile başladım. Kupada neskafeler fazla geliyordu, espressolar çok hoşuma gitti bir süre. Her şeyi abarttığım gibi espressoları abartınca kalp çarpıntıları başladı. Uzaklaşmak durumunda kaldım. Çocukluğumdan bu yana hiç eksilmeden gelen çay tiryakiliğim var. Öğleye doğru kendimi iyi hissetmediğimde birden çay içmediğimi fark ediveriyorum. Çay tiryakiliğim devam ettiği için kırk yılda bir kahve içiyorum. Genelde çay ilk tercihim oluyor. Ancak kahvenin çok özel bir yeri olduğunu biliyorum. Türkiye’de çay ile başa baş ilerliyor. Çay hareketli iş hayatında daha fazla tercih ettiğim olurdu. Eski yoğun çalışma dönemimde her gittiğim yerde merhaba der demez çay gelirdi. İçtiğim çayın sayısını bilmezdim. Kahve daha çok evlerdeydi… Misafir geldiği zaman ilk yapılan şey kahve idi. Bugün, bütün bunlar daha doğal ve gerektiği gibi. Sözünü ettiğim aşırılıklar ve aykırılıklar yok. İstediğiniz yerde çay ya da kahve içebiliyorsunuz.

Kahvenin yanında mutlaka olmalı diyebileceğiniz bir yan ürün var mı? Lokum, likör gibi… Eski günlerden hatırladığınız…

Su mutlaka verilir. Suyun verilme nedeni kahveyi içmeye başlamadan evvel, bir yudum su içmek daha önce yenilenlerden kalan tadın yok edilmesini sağlamak içindir. Böylece kahvenin lezzetini en duyarlı şekilde yudumlamak mümkün olur. Kahve için birkaç şey söyleyebilirim. Çocukluğumun misafir gittiğim evlerinde mangalda pişerdi. Yanında kapaklı ya da üstü bezle örtülü bir sepet olurdu. Evin hanımı o sepeti kucağına alır, kapağını ya da örtüsünü aralar, pirinçten yapılma bir değirmen çıkarırdı. Sohbeti ile beraber gıcır gıcır ses çıkaran değirmende kahve öğütür, öğüttüğünü de bir kapta toplardı. Ardından cezveye su ve kahve koyar mangala koyardı. Bir taraftan da sohbet devam ederdi. Mangalda kaynamaya başladıkça cezveyi geri çeker, köpüğün dinmesini bekler geri mangala koyardı. Aynı şey ocakta da yapılabilir, bilen yapıyor. Uzun süre kaynatılırsa, kahvenin aroması suya daha iyi geçiyor. Ondan sonra da oturup çene yaparken kahve yudumlanıyor. Şimdi, Eminönü’ndeki Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den kahve istediğinizde size 75 gramdan fazlası bayatlayacağından dolayı vermezdi. Taze kahve için şimdi elektrikli değirmenler var. Değirmende öğütülen kahvenin aroması zaman içinde uçup gider, taze çekilmiş kahvenin lezzeti başkadır. Eski evlerde çiğ çekirdek olurdu, evde kavrulurdu. Şimdi Kadıköy’de o kokuyu alabilirsiniz. Taze çekirdekten kavurup anında öğütüp size verebiliyorlar.

Sizinle sohbet çok keyifli, bizi Tan Oral ile buluşturacak işleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Yakın zamana kadar kendi işlerimi kitaplaştırma isteğim vardı. Kitap zorlayıcıydı, aklımdan bir şeyler geçiyordu ancak haydi deyip işe girişemiyordum. Bu yıl Kitap Fuarında Onur Çizeri seçilmemden sonra, birden konuşma, panel, kitap talepleri yağmaya başladı. İçlerinde benim kabul etmeyeceğim öneriler de geldi. Bu zamana dek kitap fuarı bir yazar seçmiş ve sonrasında da bir kitap yaptırmış. Bunu da yazardan sohbet ile aktarmasını istemiş. Bu fuarın adetiydi. Kendimi şu şekilde ifade ettim: ‘‘Ben yazı yazıyor olabilirim, ancak ben çizerek kendimi ifade ediyorum’’. İkna oldular bir çizgi kitabı yapmaya, ancak yine de bir yazı kitabı da yapalım dediler. Bir şey diyemedim. Süreç başladı, o kadar sıkıldığım bir dönem oluverdi ki hastanelik oldum sanki. Şimdi çizgi kitabına başladım. Elif (eşim)de yardımcı oldu. Arşivden çizgi çıkarıp taradık, eledik, 300’e indirdik, gruplarına ayırdık. Her grup içinde akış planladıktan sonra birbirleri ile bağlantılarını da tamamlayıp grafik tasarımcı arkadaşa teslim ettik. Bu ay içinde yayınlanacak.

Yaratıcılığınızı kısıtlandı diyebilir miyiz, size uymayan bir talep geldiğinde?

Yaratıcılık ile ilgili değil. İnanmadığım bir işi yapamıyorum. Emir ile bizim iş olmuyor. Öyle bir iş ki olsa da olur olmasa da. Yani olmadığı zaman eksikliği de duyulmaz. Kimse de yakanıza yapışmaz. Keyfe keder bir iş. Dolayısıyla özgürce yapılmalı. Baskı ya da emirle mümkün değil. İnsan hayatının çakıl taşlarından oluştuğunu düşünürsek, boşlukları doldurur hayatta sanat biraz da. Özgür bırakılması lazım. Hem ihtiyaç vardır hem de susturulmaya çalışılır. Bu zamana dek pek çok sergi ve kitap hazırladım, bu kitap talebine yanıt olarak ne yapabilirim diye çok düşündüm. Fuarın niteliğini düşündüm. Türkiye’deki sorunları düşündüm. En çok ne ile ilgilendiğime baktığımda, aydınlar ile ilgili dosyamın en kalın olduğunu gördüm. Aydınların eleştirisi ve aydınlara yapılan haksızlıklar ile dolu kalın bir dosya. Onlardan yola çıktık ve çizgilerin ana karakteri ise diğer işlerden farklı olarak, bir kişi ya da iki kişi olan çizimler bir şeyler konuşuyor ve söylüyorlar. Böyle olunca kitabın ismini de Aydın Okumaları olarak yorumladım. Karikatür albümlerini kolaylıkla bitirirsiniz, bu kitabı tek tek okumak isteyeceksiniz ya da rastgele sayfa açıp…

Yapı Endüstri Merkezi ile bir çalışmanız olduğunu biliyoruz…

‘Başımı Sokacak Bir Yerim Olsun Yeter’ isimli bir kitap. Bir ev, bir konut, bir şehir… Bu konularda, çizilmiş şeyler… Kentsel dönüşüm, deprem gibi başlıklarda çizimler yer alıyor. Çizim ancak aynı zamanda yazıyı da grafik bir öge olarak kullanıyorum. Yani yazıyı kaldırırsanız, hem anlam hem grafik çökebilir.

Mimarlık eğitiminden sonra bu yolu nasıl izlediniz?

Mimarlık eğitimine başlamadan önce kendimce çiziyor ve iyi çizmeye çalışıyordum. Okulun dekoratif sanatlar bölümüne mülakata gittiğimde, elimde bu çizimlerimle gitmiştim. Çok da ilgi görmüştü. Bölüme girip sonra da Mimarlık’a geçiş yaptım. Alıştığımın dışında sınırları olan bir disiplindi. Önce kabul edemedim, ancak bu uzun sürmedi. Sevdim. kabullendim.
Karikatür çizmek, mizah biraz arapsaçı gibi bir kafayı oluşturuyor. Mimarlık çok daha rasyonel bir çalışma biçimi. Birden arapsaçı gibi olan kafam, mimarlık ile taranır, rahatlardı. Öbür tarafta ne istersen çizebilirsin, mümkün olduğu kadar kendini ortaya koymayıp paldur küldür çizmelisin. Mimarlıkta ise hesap yaparsınız. Bu olur mu, buraya sığar mı…vs. Bu ilk başta çizgimdeki özgünlüğü yok ediyor gibi geldi. Dengelenmemi sağlıyordu. Buna bir de gazeteciliğin disiplinli çalışma zorunluluğu geldi… O günden beri, rahat bir çizgi ve amaca dönük bir yaklaşım getirdi. Bugüne kadar öyle gidiyor işte…

Bir cevap yazın