#birfincankahve Ahmet Akın

Ahmet Akın ile birlikte iş yaptığınızda, fark edeceğiniz üç değer; duyarlılık, yapıcı yaklaşım ve kendinden emin duruş olur. Yaşamında olacaklara açık ve karşısına çıkandan beslenmeyi iyi biliyor. Ona göre bir iletişimcinin olmazsa olmazı ise gözlemleme yeteneği. Yaşam her gün değişiyor, insanlar değişiyor. Sürekli yeniden gözlemleyip her günün fotoğrafını çekmek, gördüğünüzü yeniden anlamlandırmak ve algılamak gerektiğini vurguluyor. Değişen ne, yeni ne var sorularını sormayı öneriyor.

#birfincakahve sohbetinin son cümlesi olarak ‘‘Geçmişten gelenin farkında olup yeniyi algılamaya da açık olmak’’ diyor ve röportajın tadı damağımızda kalıveriyor.

– Kahve ile aranız nasıl?
Kahveyi çok içiyorum. Günün her saati içiyorum. Kahvesiz bir hayat düşünemiyorum. Bazen arada çay içiyorum, içtikten sonra canım kahve istiyor. Hatta şunu bile düşünüyorum; tekrar canım kahve istesin diye çay içtiğimi…
Çay ve kahve arasında şöyle bir fark olduğunu düşünüyorum. Kahvenin kendine göre bir ağırlığı ve derinliği var. Çay bana daha hızlı ve biraz daha yüzeysel bir içecek gibi geliyor. Kahvenin hatırı var, çayın yok… Kahve diyaloğu çaya göre daha derin. Bu topraklarda çaya göre çok daha uzun süredir kahve içilmesi bile bir neden olabilir. Çay, ülkemize bir devlet politikası olarak girmiş, kahve ise bu topraklardan Avrupa’ya geçmiş. Dolayısıyla yüzlerce yıldır bu topraklarda kahve yudumlanıyor. Bu kadar uzun düşünmemiştim bu konuda; kısaca kahve bizi köklerimize bağlıyor. Kim olduğumuzu hatırlatıyor

– Kahvenin çekirdeği ile ilgili bir tercihiniz var mı?
Tek tip kahve sevmiyorum. Bazen Türk kahvesi, bazen Latte, bazen Americano, bazen Cortado… O her yerde olmuyor; ancak seviyorum. Kahvenin bu kadar çeşitlenmesini de seviyorum. Çaydan farkı da o. Bitki çaylarını bir yana bırakırsak, siyah çay biraz daha sınırlı kalıyor. Kahve ile daha çok aromayı tatma imkanına sahip oluyorsunuz; daha zengin bir deneyim.

– Güncel işleriniz nasıl gidiyor?
Bu hafta 16. Marka Konferansı gerçekleşti. Bir Reklamcının Gözünden İletişim Trendleri ve Markalar isimli bir konuşma gerçekleştirdim. Dünyada neler oluyor, dünya nereye gidiyor gibi… Hem teknolojinin iletişimi dönüştürmesi hem de toplumların reklam ile ilişkisi ya da reklamdan uzaklaşması gibi konularda konuştum. Toplum ile markaların birbirleriyle daha iyi iletişim kurması nasıl mümkün olabilir gibi konularda örnekler verdim. Benim için de bu sunuma hazırlanmak besleyiciydi. Dinleyicilerden aldığım geri bildirimler de bu yöndeydi. Bu sunumu tamamlamanın keyfini yaşıyorum.

– Bir reklam ajansının yöneticisisiniz…
Bunun artı değerini ekonomi nereye doğru evriliyor ve eğilimler nereye gidiyor yöneliyor sorularına yanıt bulmakta görüyorum. Son dönemde e-ticaret markaları hızla artıyor. Biz de onlarla çalışmaya başladık. tazedirekt.com ile çalışıyoruz, ciceksepeti.com ile çalıştık. Bir reklam ajansının kendi vizyonu, duruşu kültürü çok önemli olsa da ona şekil veren müşterileri oluyor. Hangi sektörden oldukları ve iletişime yakınlıkları, açıklıkları, yeni projelere nasıl baktıkları çok önemli. Ajansın pozisyonunu belirleyen seçimler aslında. Biz de özellikle yeni dönem markaları ile çalışmayı seviyoruz. İnternet markaları çoğunlukla genç ve taze markalar aslında. Onları kaslandırmak güzel bir egzersiz.

– İletişim alanındaki çalışmalarınızı besleyen bir yan yolunuz var mı? Yaratıcı endüstrilerden bir tanesi mesela…
Genel olarak disiplinler arası bir dünyaya ilerliyoruz. Hiçbir disiplin diğer disiplinlerden soyut bir şekilde var olamaz. Amerikalılar’ın T şeklinde odaklanma diye belirttikleri bir konu var. Sadece bir alanda derinlemesine bilginin yeterli olmadığını söylüyor. bir de T’nin üstündeki yatay çizgiye dokunmanız, birçok alanla ilgilenmeniz ve bunları birbirleriyle bağlayabilmeniz gerekiyor. Dolayısıyla sizin sadece reklamcı olmak diye bir şey yok. Müzik bilmek de var. Sanatı takip etmek her zaman var. Aslında giderek teknoloji ile de ilişkili olmak ve ondan anlamak da var.
Son dönem trendlerinden bir tanesi de teknoloji tarafından yükselen ‘‘big data’’. Biraz daha teknik bir konu. Reklam sektörüne yavaş geliyor. Büyük datanın kullanılması kadar görselleştirilmesi de sanatsal şekilde yapılmaya başlandı. Sektör datayı ham bir bilgi olmaktan çıkarıp, bu bilgiyi nasıl kullanabiliriz sorusuna yanıt arıyor Teknoloji, reklam ve sanat iç içe geçmeye başlıyor.

– Her gün yeni içerikler; görsel, yazılı ve işitsel çoğalıyor. Okumak için vakit yetmiyor…
İnternette geçirdiğimiz zaman artıyor. Her bir girişimizde harcadığımız zaman azalıyor. Girip çıkıyoruz, girip çıkıyoruz. Buna mikro anlar deniyor. O mikro anlarda, bu kadar içeriği nasıl tüketeceğiz? Trendlerden bir diğer tanesi de içeriğin ‘Snackable’ olması… İngilizcenin de kıvraklığı ile atıştırmalık gibi, daha kısa kısa… Belki özet, özet olmasa dahi kısa kısa tüketilebilir içeriklerin arttığını göreceğiz, öyle ki biz mobil cihazı elimize aldığımız o mikro anda bakalım, izleyelim ve hayatımıza geri dönelim. Sosyal medya uygulamalarının zaman limitlerinin sebebi de bu aslında. Instagram’da 15 saniye, Vine 6 saniye veya Instagram’ın yeni uygulaması Boomerang 1 saniye. O kadar kısa ki, başlaması ile bitmesi bir olduğu için, izleyebilmeniz için 5 kere tekrar ediyor. Kısa, hap gibi içerik dönemine giriyoruz. Başka türlü bu kadar hızla yenilenen içerik dalgasını yakalayamayız.

Bir de seçim yapabileceğimiz seçenekler artıyor ve biz giderek yetişemiyor hale geliyoruz. Buna da “seçim paradoksu” deniyor. Güzel gibi ilerleyen bir üretkenlik, hayatımızı zorlaştırmaya başlıyor. Bizi hep geride kalmışlık ve yetişmeme duygusuna sürüklüyor. Buna da FOMO (Fear of missing out) deniyor. Şu anda ben bir şey kaçırıyorum; bu röportaj sırasında acaba ne kaçırıyorum? Bunlar yeni dönemin rahatsızlıkları. Hız, yoğunluk, geride kalma korkusunun dengesi de kişisel olarak kendimizi dinlememiz ile mümkün oluyor. Yoga, meditasyon gibi… Tek başına kalmak, tekrar doğaya çıkmak gibi.

– Sizi özetleyebileceğim üç değer; duyarlılık, yapıcı yaklaşım ve kendinden emin duruş. Ne ekleyebiliriz?
Son dönemde potansiyel konusu ile ilgileniyorum. Birçok insanın kendi potansiyelini açığa çıkarmadığı işlerde yarım kaldığını görüyorum. O konuda çalışıyorum ve de okuyorum. Benim zihnimi en çok kurcalayan konu bu aslında. İnsanın yaşam amacını bulması ve peşinden koşması. Eğer etrafımda o insanlarda bu konuyla ilgili bir gözlemde bulunursam onlarla sohbet etmek istiyorum. Bunu giderek daha çok yapıyorum. Evet, sabırlı olmalıyız. Hayatta zorluklar var ve pes etmemeliyiz. Ancak neredeyiz, hangi kulvarda zorluklar yaşıyoruz gibi sorular var. Kendimizi keşfetmek için bize yardımcı olmayan bir kulvara girmişsek hayat bize daha da ağır gelebilir. Yük ya da engel dahi görece bir şey. Bir de bazı insanların yaşamlarında değişmesini istedikleri konularda geç kaldıklarını düşünme eğilimi var. Onların bu yaklaşımlarını değiştirmeleri için çalışıyorum. Hiçbir şey için hiçbir zaman geç değil.

– Profesyonel olarak çalışmaya nokta koyup kendi işinizi kurmanız da bununla ilgili diyebilir miyiz?
Profesyonel olarak çalışırken hiç kendi işimi yapmayı düşünmemiştim. Acaba o zamanda neden düşünmedim diye şimdi düşünüyorum. Şimdi iş sahibi olmayı değerli buluyorum. Bazı açılardan daha bile güzel. Kendi işimi kurduktan sonra bakkallara, esnafa hepsine saygım arttı. Her biri yaratıcı insanlar; bir varlığı dünyaya getiriyorlar, bir isim veriyorlar, bir fiziksel mekanda yaşatıyorlar. Bunun kendisi de bir yaratıcılık. Kendi işiniz olduğunda her şey sizin elinizde. Aslında kendi kendinizesiniz. İç sesinizi daha çok dinlemeye başlıyorsunuz.

– İç motivasyonunuzu sağlayan diğer alanlar veya konular neler?
Bütün yaşadıklarım. Okuduklarım, yaptıklarım, aldığım kararlar… Her şey. Her gün, şimdi sırada ne var acaba diye kendime soruyorum.

Bir cevap yazın