Tasarım, araştırma ve trendleri kullanıp konseptlere dönüştüren Nurhan Keeler ile bol bol güldüğümüz bir kahve sohbetinde çokça öğrendik. Gönlünde matematikçi olmak ve boardu olan bir sporu yapmak yatarmış. Board sporlarını yapanların vücutlarını düşünmeden kontrol edebilmeleri dikkatini çekermiş. Yaşama olumlu gözlerle bakan, deneyimli radyo programcısı ve sosyal girişimci olan Nurhan Keeler röportajımız sizlerle. 

Board’u neden denemediniz? Ya da denediğiniz başka bir şey oldu mu yerini tutacak?

Denedim, denedim. Ancak belirli bir yaştan sonra denedim. Bir alana gidiyorsun, boş alanda 14-15 yaşında çocuklar oluyor. Onların olmadığı sırada denemeyi tercih ediyorum.

Bir de ip atlama. İpi öyle çevirip, böyle çevirip atlayanlar var ya hani... İlk denedim, ölümcül bir denemeydi. İki dakika sürdü. Bir sonraki gün on dakika atlayabildim, sonraki gün on beş dakika. Sonra dizlerime zarar vermeye başladığını fark edince azalttım. Ancak ben de hiçbir şey yokmuş gibi tıkır tıkır atlayabiliyorum. Tekrar ile öğrenebileceğim şeylere ilgim var. Belki teenage’liğe dönmek olabilir. O zamanlarda da müzik öğreniyordum ve sürekli tekrar ediyordum. O iyi gelen bir şey. Ondan sonra bizim bir şeyleri tekrar etmek için vaktimiz olmuyor. Şimdi kafa olarak 24 yaşıma geri döndüm. Petibör yiyorum yeniden, tekrar ile iyi gelen müziğe, ip atlamaya döndüm, Oralara gidiyorum.

Radyoculuk tarafınız var, o müzik ile ilgili bahsettiğiniz tarafı besliyor mu?

Radyo daha olgun bir şey. Çünkü orada yönetmek zorundasın. Gelen konuğu da, konuyu da... Uyku aksa da gözlerinden, gece geç saatlere dek kitap okuyorsun, hazırlık yapıyorsun radyo kaydın var diye. Konuşmanı çalışıyorsun, teklemeden akıcı ilerlemesi adına hazırlık yapıyorsun. İlgiyi ayakta tutmak, konuyu iyi belirlemek daha yetişkin işi.  Çok fazla şeyi düşünmek zorundasın. Teenage’likte ise bir şeye takılıyorsun, onu sürekli tekrar ediyorsun.

Guitar Hero aldım, kafaya koymuştum. Bir parça veriyor sana, sen de tuşlara basarak çalıyorsun. Bazıları o kadar iyi çalıyor ki. Normal gitardan daha zor. Komple teenage aktivitelerine kafam gidiyor diyebilirim.

Bu teenage tutkuların yanında kahve ile yolculuğunuz nasıldı?

Kahveyi severdik, şimdiki kadar çok içilmezdi belki. Sütle karıştırırlardı çocukken. Çekirdek kahveyi değirmende öğütürdük. Hatta katır kutur yerdik. Bir de benim annemin şamanik özellikleri var. Bir çoğu öyle dillendirmiyor ama.  Çok nadir kahve falı bakardı ve bilirdi. O yüzden de bakmak istemezdi. O bana enteresan gelirdi. Dokunduğu siğil düşer, kahve falına bakar, görür çok şeyi. Benim için, mistik bir hali de var kahvenin. Dindarlık tarafı da yoktu annemin, ancak yine de bir şeyler okur iyileştirirdi. Üzerlik alır onu bir sacda kavurur ve kokusunu evde gezdirirdi... Bir de eskilerin üretmek ile, doğa ile bağı çok kuvvetliydi. Annem oturduğu yerde kamışları örer, ayakkabı ve sepet yapardı. Hisleri çok ama çok kuvvetliydi. Bitkileri iyi tanırdı.

‘Aman nazar değmesin’ diyerek yapılırdı birçok şey...

Onların dediği şeylere biz başka kelimelerle geldik. İnsanlar artık vibrasyondan, enerjiden bahsediyor, o zamanlar “kötü niyetli” deniyordu. Şimdi evlilik programları bile elektrik aldım almadım, diyor. Dünyada vampirlerin olduğuna inanıyorum, bazıları gerçekten hem kötü bakıyor, hem de enerjini tüketiyorlar.  Bazı insanların yaşam enerjisi  düşük, seninki de fazla ise veriyorsun. Gönüllüysen, bir ısırık alıveriyor o vampir. Anneler biliyordu öyle şeyleri.    

 Sonra diyoruz, aynı frekansta değiliz seninle diye...

O da güzelmiş. Çok önemli. Bazı insanlarla konuşuyorsun, sen 93.2’desin, o 93.5’te.  Dolayısıyla birbirini duymuyorsun, algılamıyorsun. Çok önemli bir şeymiş hakikaten. Biz es geçmişiz ama doğruymuş.

Kahve ile aranız nasıl?

Normalde çaycıyımdır, günlük hayatta. Kahve çekirdeklerinin farkını çok anlayamam, şarapta da aynısı geçerli. Kahveyi de merak ederim, denerim. Her gittiğim yerde de denerim. Mesela Antakya'da Süvari kahvesi vardır. Çay bardaklarında yaparlar. Daha koyudur. Cumba'dan kahve alırım, Gaziantep'e gittiğimde. Diyarbakır'a gittiğimde Sülüklü Han vardır. Orada da mangalda hazırlanmış bir kahve geliyordu. Böyle bakmaya doyamıyorsun, içmesen de olur. Onun kokusu ve görüntüsü yetiyor. Bazı şeyler öyledir ya... Elma tadından daha güzeldir. Kahvenin kokusu daha güzeldir... Bir de telvesi hijyenik bir şey olduğundan, bir takım iyi bakteriyi yetiştirme olanağın oluyor. Mantar kültürünü saklayabiliyorsun içinde..

Tasarlanan cihazlar tek bir damak tadı oluştursa da, bu bahsettiğiniz lezzetleri bilebilecek miyiz ilerleyen dönemde?

Kime gösterirsen göster, çok kıymetli bir şey. O da zanaat gibi. Çok yavaş oluyor. Emek var, sabır var, zaman var. Onu da içmek daha başka bir keyif. Hele yanında da çok lezzetli bir lokum geldi mi... Hakkı verilmiş, çifte kavrulmuş lokum.

3. nesil kahve dükkanları var, o dükkanların kullanıcıları ile ilgili bir gözleminiz var mı?

Ben çok anlayarak içtiklerini düşünmüyorum. Tadıyorum, bir şeye benzemiyor. Aaa, çok güzel, falan diyorlar. Hip bir şey oldu. Bir yer moda olduğu zaman hepsi aynı yere gidiyor. Sosyal girişimciliğe ve hikayesi olan üretime dikkat ediyorum. Örneğin Zapatista kahve var. Zapatistaların, Maya halkının ürettiği çekirdekler. Tüm gelir oradaki sağlık ve eğitim ihtiyacına gidiyor. Yükseklerde üretilip limana eşeklerle ve atlarla taşındığı için hakikaten lezzetli, hiçbir kirlilikle buluşmamış, tertemiz bir kahve. 

Yorumlar (0  Yorum)

Yorumunuzu Ekleyin

İlk yorumu siz yapın!