#birfincankahve Can Öz

Ekip Ruhunu Seven Yayımcı: CAN ÖZ

Erdal-Sami Öz’ün oğulları; Can Öz, çok ilgili bir aile içinde sevilerek büyümüş bir birey. Ekip ruhunu seven bir yayımcı. Öz, Boston Üniversitesi’ndeki sosyoloji eğitimi devam ederken babası Erdal Bey’in rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’a dönüş yapmış. Can Öz, yayınevindeki rolünü doğallıkla kabul ettiğini ifade ediyor. Görsel ve altyapısal değişiklikler ile 2014 yılında %47 büyüyen Yayınevi, spor ve edebiyatı nitelikli içeriği ile kesiştiren Socrates dergisine büyük destek veriyor.



Can, Türkiye’deki bilinirliği yüksek bir yayınevi… Bu mirası taşımanın sorumlulukları da büyük olmalı…    Üstüne düşünüp acaba yapsam mı, alabilir miyim, doğru mu diye sorduğum bir sorumluluk değildi. İçine doğduğunuz mevzular gibi. Ormanda doğup büyüseniz size otoyol yabancı gelebilir, kurak bir yerde büyüseniz deniz çok şaşırtıcı gelebilir. Doğup büyüdüğünüz şartlar size doğal gelir. Kimine ağır, kimine hafif gelebilir…    Babamı kaybedince, bu işin yapılması gerektiği ile ilgili bir kuşku yoktu. Annemin ve kız kardeşimin, bu işi yapmak gibi duygusal kapasiteleri yoktu. Yıkıldılar çünkü. Ben bu ailenin içine doğup büyüdüm. Düşünmeden, ertesi gün işe gelerek; doğallıkla kabullenerek başladım. Robot gibi oldum o dönem.    Babamın kaybı nedeniyle yas tutulan dönemde, yas tutanlara sahip çıkmaya çalışıyorsunuz. Bunu 24-25 yaşında yapıyorsunuz. Bir takım zorluklar oldu ancak bana hiçbir zaman ağır bir sorumluluk gibi gelmedi. Yapılması gereken işler vardı. Ben de onları yapıyordum. Bu, bugün de öyle. O kadar da karmaşık bir iş değil yayıncılık. Bir sürü ayrıntı var ama bir süre sonra öğreniyorsunuz. Öğrendiğiniz zaman da birçok işte olduğu gibi kolay gelmeye başlıyor. Zahmetli bir iş, ancak zorlu değil.

Kitap satın alma kararı verirken, görsellik ne kadar ön planda ve satışa yansımasını nasıl yorumlarsınız?

Çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendimden yola çıkarak söyleyeyim. Çokca İngilizce kitap okuyorum. Yurt dışındaki kitap evlerini ziyaret edip geziyorum. Kitaplara, baskılarına baktığımda yıllardır imrenirim. O kitaba sahip olmak da okumak da başka bir keyiftir. Sonra o kitabı rafınıza koymak da… Daha yoğun bir tatmin yaşıyorsunuz, metinden çok tasarım vesilesi ile. Metin, hikayesi, dil bilgisi iyi değilse tasarım hiçbir şeyi kurtarmaz. Görsellik benim için çok önemli. Kapak iyi tasarlanmışsa, o kitabın ne olduğuna dair ipucu verir. 1980’lerde çok önemli yeri olan Can Yayınları tasarımı önemliydi. Yılda 60 tane kitap çıkıyordu. Yayınevi sayısı çok azdı. Bu kitabın Can Yayınları olduğunu bilmek edebiyat kitabı olduğunu ifade ediyordu. Çocuk kitabı, ders kitabı değildi. Bunu anlatmak gerekiyordu. Yazarın nasıl bir yazar olduğundan çok. Okur gördüğü anda algılıyordu; bu kapak bunun yanıtıydı. Bugün bunu anlatmak yetmiyor. Çünkü bugün senede elli beş bin kitap çıkıyor. Üstüne üstlük tasarım kapasitesi de gelişti. O zamanlarda bilgisayar yoktu, her şey el ile yapılıyordu ve iyi tasarım yapmak zordu. Can Yayınları tasarımı nostaljik, kıymetli ve tarihi değeri olan bir tasarım. Eğer bu tasarıma doğup büyümüş olmasak, bugün ilk kez karşılaşmış olsak bize hiç cazip gelmeyecek bir tasarım. Bu kitap arzında, bu kalabalıkta; hepimiz de çok şımardık güzel kitaplar görerek, yazarın ve kitabın sıyrılmasını sağlayacak bir tasarım yapmak gerekiyordu. Bu demek değil ki beyaz kapakları sevmiyorum. Ben çok özlüyorum, masama gelen kitabın beyaz olmaması bile canımı yakıyor. Yeni gelen kitapları özenerek yapıyoruz. 2014 Ocak ayında bu değişikliği yaptık. O yıl yayın evimiz % 47 büyüdü. Bunu sadece kapak ile açıklayamam. Aslında kapak tasarımlarındaki değişimin sonucu oluşturduğu, başka bir şeyin sebep olduğu bir gelişme bu. Gezi Parkı eylemlerinden sonra bunu farkettik. Bizim bu ülkede sırtımızı yaslayacağımız bir yer yok. İnsanlar dışında bir güç yok, devlet dahil. Başarısız olma lüksümüz yok, bu eylemin çok iyi gitmesi gerekiyor. Mevcut şartlar içinde en iyisini yapmak zorundayız; hem editoryal açıdan hem yayın politikası açısından hem de mali açıdan; yani pazarlama-satış açısından. Telif anlaşmaları, yazarlarla ilişkiler, sosyal medya yönetimi gibi birçok konuda yapabileceğimizin en iyisini yapmak zorundayız. Kimse bizi kollamayacak. Hatta mümkünse bizim birilerini kollamamız gerekecek. Artık güçlüyüz çünkü. Birey olarak değil; ancak Can Yayınları bir güç. Bunu doğru kullanmak lazım, o zaman biz dedik ki artık işimizi daha da ciddiye alıp çalışacağız. Çok da eğlenerek yapıyoruz işimizi. İşini ciddiye almayanlarla çalışamaz oluyoruz. Çok iyi bir ekibim var. Bu ekibin ateşi, bu kapakların değişmesini ve birçok işin de daha iyi ilerlemesini sağladı. Fikir birliği olan bir ekibiz. Türkiye’deki gerçeklerin farkındayız. Can Yayınları’nda çalışan her bir bireyin işini severek yaptığını ve iyi işler ortaya çıkardığını düşünüyorum. Çok memnunum. Yol açabileceğimiz, vesile olabileceğimiz çok şey var. Onun sorumluluğuyla devam edeceğiz. Uyanık ve ayakta olmamız gerekiyor.

Bize göre kitap ve kahve birbiri ile çok yakın. Siz bu ilişkiyi nasıl yorumlarsınız?

Kahvenin benim için en keyifli içildiği ideal bir ısısı var. Ben kahveden anlamıyorum. Türk kahvesini usulen, gelenek olduğu için yerine göre içmek keyifli bir şey. Sofra kültürü olarak sevdiğim bir şey; ancak tadını sevmem. Filtre kahve, latte…vs. sevmiyorum. Tek sevdiğim neskafe. Kupada, onu içiyorum. Anlamadığımı not etmek gerekir. Yine de anlamadığım kahve ile ilgili ritüelim şudur; ideal bir ısısı var. O çok sıcak halinden kurtulup dumanının tüttüğü bir sıcaklık lazım. O kısa bir süre, kahve hemen soğuyor. Kitap okurken duruyor yanımda, varlıkları hoşuma gitse de tadını çıkaramıyorum. Dolayısıyla sürekli yeniden doldurduğum, bir türlü içemediğim bir kahve oluyor. Yine de o bir yanda dursun istiyorum.

Kahve bir yanda dursun, Socrates’e gelince… Spor ve edebiyat dergisi…

Ben dergicilikten anlamıyorum. Dergi hiç yapmadım, dergi çıkaran insanlarla konu hakkında konuşmuşluğum da pek yok. Okur olarak konuşmuşluğum var. Yapısını, sürdürülebilirliğini bilmem. Dergide çalışması gereken insanların ne özelliklerde olması gerektiğini hissederek söyleyemem. Piyasada ne başarılı olur, raf kültürü nasıldır, rekabet ne demek, reklamın önemi nedir… Reklamı okur olarak biliyorum; reklam yoksa bazen iyidir, bazen kötüdür. Onun ayrımını yapmak kurumsal olarak çok zor. Bilmiyorum dergi işini. Halen bilmiyorum, Sorcates dergisi çıksa da…

Nasıl hayata geçti Socrates?

Bağış Erten yakın arkadaşım. Derginin proje babası. Çok iyi bir yazar, iyi bir çevirmen. Çok lezzetli bir kalemi var. Kurgu dışı, spor ve siyaset ile ilgili bir kitap yazması için ben onu sürekli baskı altına alıyordum. Bir türlü toparlanamıyordu, kitap projesi diye toplantılar yapıyorduk; ancak bir şey çıkmıyordu. Bir gün telefon etti. “Sonunda her şey hazır, geliyorum konuşuyoruz,” dedi. Yayınevindeki arkadaşlarla beraber bir öğleden sonra Bağış ile buluştuk. Biz kitap beklerken, tabletini açtı. “İşte bu yeni dergi projem,” diyerek anlatmaya başladı. Şaşırdık. Ayıp olmasın diye sonuna kadar dinledik. Yirmi beş dakika dergi anlattı. Biz de ifadesiz bir şekilde dinledik. Anlattıkça ben heyecanlandım, ekip de heyecanlanmaya başladı. Bağış hepimizi tavladı o gün. Bugünkü derginin ana fikrini anlattı aslında. Dedik ki başarısız olursa da olsun. Biz elimizden ne geliyorsa, desteklemek durumundayız. Ne sıklıkla yayınlanacak, derginin boyutu, fiyatı, bölümleri, kimler yazacak, yayın kurulu nasıl toplanacak, ekip kim olacak, ofisleri neresi olacak, tasarımı nasıl olacak gibi konuları konuştuk. Bütçesi hazır oldu, yayın tarihi kesinleşti ve ekip çalışmaya başladı. Biz yine de 3 bin-5 bin satacak bir dergi olarak düşündük. İlk sayı 8 bin satar, sonraki sayılar 4 bin satar dedik. İlk sayının hazır halini gördük. Tasarımları da gördük. Dergiciliği bilmiyoruz ama bu dergiyi gören alır diyoruz. Tanıtım videolarını da seyrettikten sonra, duyulacağını da öngördük. İlk sayıyı 18 bin basmaya karar verdik. Satmazsa elimizde kaldı der, bir sonraki sayıda daha az basarız dedik. Satacağı varsa önünü kesersek çok yazık olur dedik. Satışa çıkışının ikinci gününde tüm dergiler tükendi. İlk ayında üç baskı yaptık. 10 binin üstünde satan bir dergi oldu ve öyle devam ediyor.   

Dergiyi çıkaran ekip, çok iyi ve parlak bir ekip. Aylık dergi; 164 sayfada makaleler, özel dosya ve röportajlar, çeviri makaleler ve her habere özel illüstrasyonları ile hazırlanıyor. Her haberin kendi mizanpajı var. Bu, aylık bir dergide yapılıyor. Bu bir delilik. Ekibin tutkuyla bu işi yapma hevesi sürdüğü sürece bu dergi yürür.

Bir cevap yazın